yazılarımızdan arayın

27 Kasım 2022 Pazar

Sam Harris'in utiliteryenizmi, Doğalcılık yanılgısına karşı!

 

Konuyla alakalı olanların bildiği gibi, Yeni ateistler felsefe cahili olarak pek çok zaman yaftalanmaktadırlar. Peki ya gerçekten böyle midirler? Bu değerlendirme size kalsa da bugün bir yeni ateistin ahlak anlayışının önemli bir eşiğini inceleyeceğiz. Burada Sam Harris’ten ve onun ‘Ahlaki Coğrafyası’ndan, bir bakıma geliştirdiği bir tür neo-utiliteryen ahlak anlayışının kısaca ne olduğundan ve Moore’un doğalcılık yanılgısını nasıl aşmaya çalıştığından bahsediyor olacağım. İyi okumalar.

Öncelikle Harris’in ahlak anlayışını kısaca özet geçelim. Kendisi, utiliteryen olarak tanımlanabilir: Kişi, doğduğu andan itibaren hazza gider ve acıdan kaçmaya çalışır. İnsan ise istenç üzerine kuruludur ve potansiyel maksimum acıdan her zaman kaçtığı gibi, her zaman potansiyel maksimum hazza ve mutluluğa ulaşmaya çalışır. Hepimiz, karşımıza olabilecek en acı verici hayat senaryoları geldiğinde irkilir, olabilecek en tatmin edici hayat senaryoları geldiğinde ferahlamış hissederiz. O halde bu istencimizi maksimize etmekten bizi alıkoyan şey nedir? Hiçbir şeydir ve bu istencimizi maksimize etmeliyizdir ve bu istenci maksimize etme yolları arasında tartışmalı konular olduğu gibi, kesin olarak kötü yollar da vardır. Mesela çocukları bir ceza yöntemi olarak dövmek, potansiyel acıyı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İşte bu tür bazı kesin olarak acıyı maksimize eden durumlara objektif olarak ‘kötü’ diyebiliriz. Bir yandan da, potansiyel mutluluğa farklı yollardan gidenler ancak hepsinin de gittiği yoldan memnun olduğu durumlar vardır. Harris, bu durumları anlatmak adına ‘Ahlaki coğrafya’ kavramını kullanır. Bu coğrafyada, tavan kısmı maksimum potansiyel mutluluk, tabanı da maksimum potansiyel acı olarak nitelendirelim. Böyle bir alanda, potansiyel mutluluğa aynı veya benzer derecede yakınlaşan ancak farklı yerlerden yükselen kısımlar olduğu gibi, potansiyel kötülüğü net olarak maksimize edeceğinden emin olduğumuz farklı kısımlar da vardır.

Harris'in ahlaki coğrafyası

 

Harris kitaba bu tür konularda pek çok zaman yaptığı gibi çarpıcı bir örnekle başlar. ‘Kanun’ adlı bir Arnavut geleneğinden bahseder, bu geleneğe göre eğer bir adam birini öldürürse onun öldürdüğü kişinin ailesi katilin ailesinden herhangi bir erkeği öldürebilir. Harris burada şunu sorar: Burada Arnavutların verimsiz bir toplumsal yapı kurduklarını söyleyebilir miyiz? Değer olarak bizden aşağı seviyede midirler? Bilim b
u konuda ne der?

Birçok insan için bilim bu konuda susmalıdır. Bilim adamları sadece olguları inceleyebilir, bizlere nasıl düşünmemiz gerektiğini söyleyemez der çoğu insan. Ancak Sam Harris için ahlaki sorular bilinç sahibi canlıların esenliği ile alakalıdır. Örnek olarak bir insan nasıl mutlu olabilir gibi bir soru sorduğumuzda karşımıza psikoloji bilimi çıkacaktır. Veyahut insanlar nasıl toplumsal yapılar kurarak mutlu olabilir sorusu Harris için sosyolojinin alanına girecektir. Sonuçta mutluluk ve haz hisleri, duyguları kimyasaldır ve bu kimyasallar bazı durumların bir araya gelmesinden oluşur. Bu durumları ve bu durumların beyinde yaptığı etkiyi ise bilim inceler.

Örnek olarak Afganistan’ı inceleyelim, böyle bir ülkede yaşanan kaos ve tehdit altında olma hissiyatı insanları kesinlikle mutlu edemeyecektir. Bu ise bilimin konusudur. Bilim için de Afganistan’ta yaşamak mutlu olmak için pek verimli değildir.

Ancak tabi ki bu açıklama için bazı öncülleri kabul etmek gerekir. Mesela mutluluğun sadece beyinde bulunan kimyasallar ile alakalı olduğu, ya da utiliteryen bakış açıları gibi.. Harris ise bu öncülü şöyle tanımlar: ‘İnsanın esenliği, tümüyle dünyadaki olaylara ve insanın beyninin durumuna bağlıdır.’ Yani Harris mutluluğu tamamen kimyasal bir durum olarak ele almaktadır ki işte tam da buradan sonra artık bilim hüküm koyacak hale gelir. Eğer bilim mutlulukla alakalı hormonların x durumunda ortaya çıkmadığını ortaya koyarsa, Harris için artık bu x durumu ahlaki değildir.

Harris için ahlaki olarak utiliteryen konumda olan insanlar için elbette içinden çıkılmaz durumlar vardır ancak bir durumda kesin bir cevap bulamamak o konuda hiçbir cevabın olmadığı anlamına gelmez. Öğrencilerin dövülmesini ele alalalım, bu ceza türü ABD’de hala yaygındır ve savunucuları için bu ‘bir çeşit ahlaki çoğulculuğa saygı’ gösterme biçimidir. Eğer ahlak içinden çıkılmaz bir konu ise ve birçok durumda birçok görüş çatışıyorsa, yani tamamen bir gri alan varsa neden bu konuda farklı görüşler bir arada yaşamasın? Bu görüşler elbette size garip gelebilir, ancak ahlakın tamamen karışık felsefi tartışmalara gömüldüğü bir ortamda bu garip anlayışlara karşı çıkmanız kolay değildir. Ancak Harris için tek bir soru vardır:

‘Dayak, öğrencilerin bilişsel seviyelerini ilerletebilir mi, hayır; tamam, o halde bu davranışı tasfiye etmeliyiz.’

Onun adına cevap bu kadar basittir.

DOĞALCILIK YANILGISI

Şimdi ise Harris’in ve Utiliteryenlerin kurduğu, doğaya ve insanın haz ve mutluluk istencine dayalı taşlarla ördükleri kaleyi yıkacak 1 numaralı itiraza denk geliyoruz: Doğalcılık yanılgısı

Doğalcılık Yanılgısı, Moore’un ‘Principia Ethica’da ortaya attığı bir kavramdır. Moore şunu sorar: ‘İyi nedir ve nasıl tanımlanabilir?’ Onun için bu ahlak felsefesinin en temel ve en önemli sorusudur. Çünkü ‘iyi nedir’ bir etik anlayışın temeli olacaktır ve bu temeli çürük olan her bina ise ne kadar görkemli olursa olsun sorulan tek bir ‘neden’ sorusunda baş aşağı yıkılacaktır. İyi nasıl tanımlanabilir? Onun için tanım, genel anlamda bir kelimenin başka kelimelerle tanımlanmasıdır. Mesela masayı tanımlayalım:


üzerinde türlü işler yapılabilen, ağaçtan, metalden vb. yapılmış, ayaklar ya da bir destek üzerine oturtulmuş düz bir tabladan oluşan mobilya.

Görüldüğü üzere, ben masayı tanımlarken aslında sadece bir kelimeyi başka kelimelerle ifade etmiş ve onun çerçevesini belirlemiş oldum. Peki ‘iyi’ gibi hayati bir kavram adına bu kullanılabilir mi? Onun için bu tür tanımlar iyi için kullanılamaz. ‘İyi, iyidir’ diyebiliriz. Sadece bu kadar. İyinin kesin bir tanımı yoktur. Şimdi bunu detaylandıralım.

Mesela ben size bir masadan bahsederken bu masa kavramı bileşiktir. Bu masanın bazı nitelikleri ve işlevleri vardır ve ben bunlardan yola çıkarak size bir masa kavramı inşa ederim. Peki ya aynısı renkler için geçerli olabilir mi? Ben siyahı görmemiş birine siyahı nasıl anlatabilirim. İşte ‘iyi’ kavramı böyledir. İyi, farklı parçaların inşa ettiği bir kavram değildir. Ancak hala daha iyinin kesinlikle bir tanımı yoktur diyemeyiz. İyi, hala daha niteleyici bir şey olarak kullanılabilir. Mesela iyi, iyidir denebilir. Burada birincisi bir niteleyicidir. Ama bu tam olarak iyinin tanımı yine olamaz. Çünkü ben buraya istediğim kelimeyi koyabilirim:

Haz, iyidir.

Black metal dinleyerek 7/24 böğürmek iyidir.

Galatasaraylı olmak, iyidir vs vs

Bu ise Moore için yetersizdir. Çünkü onun için tanım, ‘’belirli bir nesnenin bütününü değişmez ve sürekli bir biçimde oluşturan kısımların ne olduğunu’’ gösterir. Bunlar sadece 'iyi'yi niteler, ancak 'iyi'yi açıklamaz.

Şimdi bu karışık açıklamadan sonra lisede matematik dersinde bunun bize gerçek hayatta ne faydası var hocağğm diyen Aslı’nın yerine kendinizi koymuş olabilirsiniz. Ancak işte tam da bu açıklama ile Moore utiliteryenleri topa tutar.

Mill, faydacı etiğini açıkladığı ‘Faydacılık’ kitabında, ‘İyi’ kavramını ‘’arzulanır’’ ile eş hale getirir. Buradan sonra ise insanın evrimsel süreç gereği doğasında arzulanan biricik şeyin de haz olduğunu öne sürer. Dikkat ederseniz, Sam Harris ile aynı noktadadırlar. Moore için ise bu apaçık hatadır. Çünkü Mill burada sadece bir gözlemi ortaya koymamıştır. Onun için arzulanır olan şey, aynı zamanda arzulanmalıdır da. Mesela biz iğrenç derken, bir yandan da iğrenç olması gereken şeyi de ifade etmiş oluruz.

Yani burada Mill kısaca şunu söyler:

(i) “Arzulanan (şey) ile arzulanır (olan şey) özdeştir.”

(ii) “İyi ile arzulanır (olan şey) özdeştir.”

(iii) “Dolayısıyla iyi ile arzulanan (şey) özdeştir.”

Burada olgusal bir durumdan değer duruma yanlış bir sıçrama görebiliriz. Bütün insanlar hazza gidiyorsa haz neden iyi olsun ki? Mill ve Utiliteryenler olgudan, bir kural koyuculuğa ani bir sıçrama yapmışlardır. Bir şeyin öyle olması onun öyle olması gerektiğini göstermez. Burada kendisi tamamen A ve B arasında bir zincir kurarken, birden C yi doğruladığını iddia eder.

Bu konuyu başka bir zaman uzunca ele almak istiyorum ancak şimdilik devam edelim (Mill'in burada sadece avama yönelik genel bir kanıt sunmak istediğini söyleyen kimseler de vardır ki ben de bu fikirdeyim)

Moore’un eleştirisi kesinlikle ciddiye alınmalıdır ki kendisine verilmiş ciddi cevaplar da bulunur. Ya peki Sam Harris ne demektedir?

Sam Harris için olgular ve değerler arasında yapılan ayrım neredeyse anlamsız boyuttadır.

1.bilinçli varlıkların esenliğinin en yüksek seviyeye çıkarılması ile ilgili her türlü bilgi, bir aşamada beyinde, gerçekler olarak ve bu gerçeklerin dğnyayla etkileşimi olarak bir karşılık bulmalıdır.

2.Gerçekleri tartışmak için gösterdiğimiz her çaba, öncelikle değer atfetmemiz gereken ilkelere dayandığından, örnek olarak benim bir tartışmada tutarlı olmak için tutarlı olmaya değer vermem gerekir. Eğer bu normatif sıçramayı yapmazsam, ortada bir tartışma ortamı olamazdı. Yani olgu ve değer ayrımı olduğu kadar net değildir.

3. Buradan şu çıkar: hem gerçekler hakkındaki inançlar hem de değerler hakkındaki inançlar, insan beyninde benzer süreçlerle oluşur ve gerçekler hakkında araştırma yapmak veyahut bunlar hakkında diyaloğa girebilmek adına belirli değerler atfedilmelidir, o halde bu ayrımlar net olmadığı gibi hem gerçekler hem de inançlar aynı sistemle yargılanır.

Meseleyi biraz daha açmak gerekirse Harris’in olan ve olması gereken, is vs ought konusu hakkında başka bir alıntısına başvurmalıyız:

"'dır'dan 'olması gerekene' geçilemeyeceğini söylemek mümkün olsa da, her şeyden önce 'dır'a nasıl geldiğimiz konusunda dürüst olmalıyız. "Su, iki kısım hidrojen ve bir kısım oksijendir" dediğimde, bilimsel gerçeğin özlü bir ifadesini söylemiş olurum. Peki ya birisi bu ifadeden şüphe ederse? Sonucu açıklayan kimya verilerine başvurabilirim. basit deneyler. Ama bunu yaparken üstü kapalı olarak ampirizm ve mantık değerlerine başvuruyorum. Ya muhatabım bu değerleri paylaşmıyorsa? O zaman ne söyleyebilirim? Hangi kanıt, kanıtlara değer vermemiz gerektiğini kanıtlayabilir? Hangi mantık bunu yapabilir? Ortaya çıktığı gibi, bunlar yanlış sorulardır. Doğru soru ise böyle bir insanın ne düşündüğünü en başta neden umursayalım ki?

 

Ahlak ve esenlik arasındaki bağlantı da böyledir: Ahlakın keyfi (ya da kültürel olarak inşa edilmiş ya da sadece kişisel) olduğunu söylemek, çünkü öncelikle bilinçli yaratıkların esenliğinin iyi olduğunu varsaymamız gerekir, tıpkı şunu söylemeye benzer: bilim keyfidir (veya kültürel olarak inşa edilmiştir veya yalnızca kişiseldir), çünkü önce evreni rasyonel bir şekilde anlamanın iyi olduğunu varsaymalıyız. Bu felsefi çıkmazların hiçbirine girmemize gerek yok."


Bu, olgu/değer anlamını yok etmekten ziyade mevcut düzenle bir uzlaşma talebi de denebilir. Çünkü ben, aynen şunları da diyebilirim:

Hiçbir kanıt, kanıta değer vermemizi sağlayamaz. Bu yüzden de hiçbirini kabul etmiyorum.

Ancak Harris, burada bir bakımdan pragmatist ve bir yandan da uzlaşmacı açıyla yaklaşıyor. Tam olarak hakikati aramaktan ziyade evreni ve hayatı anlamanın ve tartışmanın gerekli ve önemli olduğuna dem vurup tam olarak doğru olup olmadığını bilmesek dahi bunlar için bazı ön kabullere başvurduğumuzu ve burada is, ought ayrımını yıktığımızı. Benzer pratik gerekliliklerin neden felsefede uygulanamayacağının mantıksızlığından ve gereksizliğinden bahsediyor.

Kişisel olarak da, kendisini burada tamamen haklı bulmaktayım. Eğer her şeyi köktenci bir şekilde doğrulamaya gidersek ortada hiçbir şey kalmayacaktır. Mesela, ben tartışmaya girmek için öncelikle üzerinde uzlaşabileceğimiz bazı şeyler olduğuna, benim karşıdaki insanın dilsel ifadelerini ciddiye almam gerektiğine, bazı nesnel gerçeklerin olduğuna, kanıta değer vermem gerektiğini kanıta dayanmadan kabul etmişimdir. Şimdi hepsinin sonuna … dair kanıt nedir? Sorusunu soralım. Ortaya sadece bir boşluk çıkar. Ancak hepimiz tartışmanın gerekli olduğuna hemfikirizdir ve tartışmaları ciddiye alırız.

Ahlakı da pek bundan ayıran bir şey yoktur. Faydacı açıdan ben, haz istenci ile doğar ve her zaman bu haz istencimi maksimize etmek isterim. Şimdi, eğer ben hazzı hep maksimize edip acıdan kaçıyorsam ve önüme birazdan Sam Harris’in sunacağı gibi bazı ‘kötü hayat’ senaryoları gelince ürküp, Bir deniz kıyısında şarap içerek dalgaları izlediğimi düşününce zevk alıyorsam ve benle birçok konuda hemfikir olmayanlar da kendilerince ‘Kötü hayat’ senaryolarından kaçınmaya çalışıyorlarsa bu istenci maksimize etmemin ‘İyi’ tanımına uyup uymaması gerektiğini sorgulamak ve tamamen köktenci bir doğrulama arayışına girmenin anlamı nedir? Bu istenci maksimize etmek üzere, herkesin tatmin olup ‘esenliği’ tadacağı medeniyeti inşa etmeyi Moore’un kökten doğrulamacağı nasıl durdurabilir?

Tabi burada, hakikat mi yoksa işlevsel olan mı sorusunu sormadan edemeyiz ki bu soruda genelin aksine işlevsellik diye bağıran pragmatist yiğitlerimizin natüralistik emprizmini ve hakikat anlayışlarını başka bir yazıda konu alacağım.

Harris, kitabının ileri sayfalarında bizi is, ought tartışmasının felsefi kürsülerinden koparıp çok basit bir soruyu önümüze getirir. İki hayattan hangisini tercih edersin?
 

KÖTÜ HAYAT

‘Hayatınızın tamamını iç savaşın ortasında geçiren bir dulsunuz. Bugün, yedi yaşındaki kızınız gözlerinizin önünde tecavüze uğradı ve uzuvları kesildi. Daha kötüsü, bunu yapan uyuşturucu ile sersemlemiş bir grup askerin boğazına bıçak dayadığı 14 yaşındaki oğlunuzdu. Şimdi ise vahşi orman içinde yalınayak koşarak katillerden kaçmaya çalışıyorsunuz. Hiçbir umudunuz yok.

İYİ HAYAT

Tanıdığınız en güzel kız/yakışıklı erkek ile evlisiniz ve üstelik kendisi komik olduğu gibi zeki de. İkinizin de kariyeri hem parasal hem de entelektüel açıdan tatmin edici durumda. İlgi alanınızla alakalası olan bir işte çalıştığınız gibi, boş zamanınızı sizi en çok mutlu eden hobilerinizle geçirmektesiniz. Yaşadığınız toplum huzur ve güven içinde olduğu gibi, hem sosyal hem de ekonomik açıdan özgür durumda. Şu an zevklerinizin tadına bakarken gelecekte insanlığın ne kadar mutlu olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

Harris’in sorusu gayet basittir. Moore’un ‘doğalcılık yanılgısı’, sizi bu hayatlardan birini seçmeyi ve bu seçtiğiniz hayat üzerine bir medeniyet inşa etmekten geri tutabilir mi?

15 Kasım 2022 Salı

Bir hayalet dolaşıyor… Sanatın hayaleti!


Sanatın birçok tanımı yapılabilir, üzerine tonlarca şeyler yazılabilir ancak bir şey açıktır : Sanat, insanın kendini ve zihninin kirli veyahut temiz tüm kıvrımlarını en dolaysız ve açık biçimde ifade ettiği yerdir. Sanat, bir ifade ve anlatış şeklidir. Bazen toplumun bastırdıkları, bazen de iş, okul sırasında insanın Fouculdiyen bir tabirle kendini disipline ederek söyleyemediği, yazamadığı ve çizemediği tüm kıvrımlarının yegane ifadesidir. Sanatın olmadığı yerde, insanın yaşaması için herhangi bir sebep yoktur. Peki, sanat bir ifade şekli ise bu ifade şeklinin çağdan çağa, dönemden döneme hatta mekandan mekana değişmemesi mümkün müdür, elbette değildir! 1950’lerin blues’unun yanına savaş sonrasındaki isyankar gençlik, Vietnam savaşı gelince ortaya Rock çıkmıştır.Bir süre sonra Rock da yeterli ifade şekli olamamış, yaşamlarını özgürce sürdüremedikleri, bir çeşit panopticon veyahut gözetimler diyarında olduğunu anlayan oyun hamurları(!) sistemin paslı çarkları olan gençler Punk

’ı ortaya çıkarmıştır. Sanat sadece bir eğlence şekli değildir, veyahut sanat camiasındaki değişimler rastgele yaşanmamaktadır. Siz gerçekten de sanatın dinamik akışını engellemezseniz, ortaya tamamen doğal şekillerde oluşmuş ve doğal olduğu kadar da komplike olan  bir su yolları resmi ile karşılaşacaksınızdır. Ancak bunun için gerçekten de sanatı özgür bırakmalısınızdır.

Sanata verilen günümüzdeki özgürlük, pek lafta kalmaktadır. Tüm yaşlı ve bir yüzyıl önceden kalmış bir zihin yapısına sahip eleştirmenlerimiz, şirketlerimiz ve otoritelerimiz için sanat ‘’özgür’’ olmalıdır, buraya kadar aynı fikirdeyiz; ne hoş. Ancak birden bir sözcüğü duyarsınız: ‘ama’… artık yol değişmiş, araba özgürlük caddesinden ‘disiplin’ sokağına sapmıştır. Sanat özgürdür, ama: Pek suya sabuna dokunmamalıdır, toplumsal yapıları eleştirmemelidir, gelenekseli yıkmaya çalışmamalıdır, eleştirmenlerin nuh nebiden kalma yaşam tarzlarına uyumlu, çok ağzıbozuk da olmamalıdır. Punk giyinişli sevgili sanatımızı bu otoriteler yavaş yavaş ‘iyi aile çocuğuna’ döndürmeye başlarlar. Bu işlem öyle biter ki, ortaya bir ‘’kaza’’ ortaya çıkar.  Sanatımız ne özgürdür, ne de değildir… Özgürlüğü Panopticon içindeki bir mahkumun özgürlüğü kadardır. Ne şükür ki bay ve bayan özgürlük sevdalıları (!) tarafından kendisine yemek yeme, su içme ve çok suya sabuna dokunmadan sanatını icra etme özgürlüğü tanınmaktadır. Sanatımız tabi ki bunlara razı olur, ne de olsa alternatifi yoktur.. Zaten birkaç istisna hariç de özgürdür.. En azından buna inandırmaya çalışır kendini. Küf kokularının dolaştığı ve ortaya çıkan şeyin duyguların ve fikirlerin ifadesi yerine eskimiş, garip bir kedi miyavlamalarının olduğu bir hapishanede özgür bir ‘mahkum’ olduğuna inandırmaya çalışır. Ancak sanatımız kendini kandırmaya çalışıp tüm bunları yaparken birkaç metre yukarıda gözetlendiğini bilir, en ufak bir ‘’yanlış’’ında başına neler geleceğinden haberdardır. Yanlışı yapar, disiplin düdüğü öter, sanat korkar, gardiyan koşar, birkaç eleştiri fırlatır yüzüne : ahlaksızdır! Sorumsuzdur! Böyle müzik/resim mi olur! Geleneklere saygı duyulmaz mı! Böyle bir senaryoda özgürlükten bahsedilebilir mi? Bu özgürlük giyotine yollanan bir mahkumun ölme özgürlüğü kadar olabilir. Sanat bu düzlemde ne çağını, ne kendini  ne de zihin dünyasını ifade edebilir. Ona bir şeyler musallat olmaktadır. Usta, çırağının özgürlüğüne karışır hale gelir. Gerçekten de Sanat şatosunda bir varlığın hayaleti dolaşmaktadır, peki o nedir ?

Sanatın duyguların ve fikirlerin ifadesi olduğunu tekrardan hatırlatmaya gerek yok, ancak gerçekten de duyguların ve fikirlerin ifadesi haline gelmesi için ona hiçbir kuvvetin musallat olmaması gerekir. Ancak sanatı kısıtlamak isteyen herkes bir bakımdan bunun da farkındadır, zaten onların derdi bir şeylerin ifadesi hiç olmamıştır. Denetleyiciler, taraftarları sanatçıların sözünden incinmesin ister, sansür üstüne sansür uygulamaya çalışırlar. Kayıt şirketleri hayatı pembe dizi olarak algılamaktan herhangi bir grubu dinlemez bile, eleştirmen birini yerden yere vurarak egosunu tatmin eder veyahut nuh nebiden kalma estetik anlayışını onlara dayatır.

Halbuki her çağın insanı tamamen ayrı, tamamen biriciktir. İnsanlar teker teker dahi hepsinin estetik ve zevk anlayışı biricikken sizce ayrı çağın insanları aynı estetik anlayışlara sahip olabilir mi? Bu imkansızdır. Duygular ve fikirler, yaşanılan çağa ve zamana göre şekil alır demiştik, işte bu yüzden her çağın nasıl bir zeitgeist’i varsa ayrı bir sanat anlayışı da vardır. Bu yüzden de eski çağların insanının ‘’yeni’’yi eleştirmesi imkansız, bu eleştirilere kulak vermek de absürttür. 19.yüzyılda protestan ahlakı ile, viktöryen toplumda yetişen bir insan nasıl olur da 70’lerin İngiltere’sinde, orta sınıf bir aileden çıkma ve hayatı boyunca liberal bir toplumda yaşayan, hedonizmi arayan bir genci eleştirilebilir? Onunla aynı çevreden gelmemiştir, aynı duyguları tatmamış ve aynı fikirleri tatmamıştır. Onunla ayrı gemilere bindikleri gibi, ‘zevk’ rotaları da apayrıdır. Bu durumda nasıl olur da bu insan bir diğerine gitmesi gereken rotayı tarif etmeyi çalışır? Birçok eleştirmenin bunu oturup düşündüğünü zannetmiyorum. Çünkü onlar haklıdır, nasıl olur da birkaç anarşist punkçı onlara sanat dersi vermeye kalkışır.

‘ Şu müziğe bak, nasıl gürültülü! İnsanların kıyafetleri nasıl agresif, sanat anlayışları ne kadar avam!’

’19.yüzyılın hayaletleri olamadığımız, özgün bir anlayışımıza sahip olduğumuz ve çağımızı hissettiğimiz hepsinden de öte biricik karakterimizi masabaşında, zihin yapısı 70 yıl öncesine dayanan sizlere kurban etmediğimiz için utanç duyuyoruz bayım!’

Punk’a bakın, gürültülüdür: Sanayi şehirlerini, yolları, çevresi gazlardan dolayı islenmiş olan kaldırımların ilahisidir. İsyankardır, yıllarca hazlarıyla yaşamanın ayıp olduğunu, yerleşik gelenekleri ihlal etmemeleri gerektiği ve hepsinden öte ‘el ne der’ diye yaşayan insanların çocukları birden ‘biz bireyiz, özgürüz ve mutlu olmak istiyoruz, eski yaşamlarınız bizi ilgilendirmiyor!’ demeye başlamıştır. Klasik müziğin kurallarına uymaz: Hayatları boyunca ellerine kurallar verilen müzisyenler artık istedikleri gibi çalarlar, tamamen doğaldır. Giyimleri unique’dir: Bireyselliğin ve farklılığın, bir kimliğin zihinden taşan ifadesidir.

Bunu anlayabilmek için ise bu yüzyılı anlamak, bu çağın insanı olmak lazım gelmektedir. Sanat bir argümantasyon alanı değildir, ortak bir alan aramaz. Yanlış/Doğru dikotomisine dayanmaz. Dayanmaz ki özgürdür, aklı da aşmıştır artık. Eğer siz onu serbest bırakırsanız o her zaman olduğu gibi çağı hissettirmeye devam edecektir.

 Peki neden son 30 yılımız aynı müziklerin ısıtılması ile geçmiştir, veyahut artık neden müzik çağı tanıtamaz?

Son 30 yıldan beri, Neoliberalizm ortaya çıktı, birçok azınlık yeni haklar elde ederken ekonomi tamamen değişti, piyasalar her şeyi sermayelize edebildi. Sivil toplum etkinleşti, Dünya çok daha fazla çokkültürlülüğe, tercih özgürlüğünü konuşur hale geldi. Doğru/Yanlış dikotomileri sorgulandı. Marksizm çöktü. Teknoloji biçim değiştirdi. Devletler insanların hayatlarında çok daha farklı pozisyonlar almaya başladı. Geleneksel refah devleti yapısı yıkıldı ve sanat şirketler tarafından kontrol edilir hale geldi. İnternet devrimi yaşandı. Sanayi 4.00 geldi.

Yani bir insan hayatında sayamayacağım kadar değişiklik yaşandı. Madem öyle insanın ifadesi olan sanat neden durgun. Neden insanlar hala daha retrowaveler ile 80’leri tekrar tekrar deneyimlemeye çalışıyor? Bu çağın ifadesi kesinlikle bu değil. Ya da tüm dünya politize bir haldeyken rock politik konulardan tamamen çekilip birkaç zengin evladının kum havuzu pozisyonuna kondu? Yeni bir rock ve metal türü neden çıkmadı? Yani kısaca sorumuz:

Eğer sanat çağın insanının ifadesiyse, insan neden son 30 yıldır kendini ifade edemiyor,

Zaman ve Gelecek ÖLDÜ MÜ ?

Son birkaç yılda yayınlanmış herhangi bir albümü 90’lara götürüp insanlara dinletin, insanlar şaşırmazdı. Aynı melodi, aynı sözler ve aynı tasvirler. Sanki ikisi aynı fabrikadan aynı kalıplarla farklı zamanlarda çıkmış gibidirler. Bu çağa özgün herhangi bir şey bulamazsınız. Ancak bir de 60’ların rock’ı ile yetişmiş birine Sisters of Mercy- Lucretia My Reflection parçasını dinletin, 30 yılda her şey daha karanlık, daha depresif, daha varoluşsal ve daha gotik hale gelmiş ve bunun yanında tekno öğeler daha fazla yer almaya başlamıştır. Çağ sanki özet geçilmektedir. O aklından bir şerit gibi geleceği geçirecek ve gelinen noktayı anlayacaktır. 21.yüzyılda insan bundan yoksundur, insanlık bir doğum sancısı içindedir.

Bir diğer yandan müzik tamamen de-toplumsal hale gelmiştir. Şu iki şarkıyı karşılaştıralım:

Don't blame me, love made me crazy

If it doesn't, you ain't doin' it right

Lord, save me, my drug is my baby

I'll be usin' for the rest of my life(1)

 

God save the queen

The fascist regime

They made you a moron

A potential H bomb(2)

 

Biri tamamen toplumsal ise diğeri de o kadar yüzeysel ve kişiseldir. Eğer müzik insanların bir kimlik dışavurumu ise acaba son 30 yılda toplumsal sorunlar rafa mı kalkmıştır? Tam tersine İnternet sayesinde gün yüzünde olmayan sayısız sorun tartışılmaya bailanmıştır. Yani sorunlar gene kafamızın bir köşesinde dururken biz bunları söze dökemez haldeyiz. Bazıları Pop için ‘bu da sadece başka bir kimliğin ifade şekli’ diyebilir. Ancak kimlik, sizce çevreden bağımsız olabilir mi? İnsanlar birbirleriyle alakaları olmayan yıldızlar değillerdir, tamamen etkileşim halindedirler. Yani içinde bir toplumsal sorunu, konuyu barındırmayan bir kimlik bulmak mümkün olmadığı gibi bunların olmadığı bir ifade ediş şekli bulmak da ne sosyolojide ne gündelik hayatta karşılaşılan herhangi bir toplulukta ya da bireyde mümkün değildir. Üstelik eğer gerçekten Pop yeni bir ifade ediş şekli olabiliyorsa son 30 yıldır tek yapılan şeyin eski müzik yapma şekillerini kendini modifiye etmesine ne demeli ? Veyahut insanların retro akımlara kaçışlarına. Ortada bir şeyin yapılamadığı, bir anormallik olduğu açıktır.

 Sanat sadece doğum sancısı çekmiyor, aynı zamanda hantal da.

21.yüzyıl sanki birinin elleriyle 20.yüzyıla hapsolmuştur, acayip bir sona gelinmişlik ve tükenmişlikle yaşamaya çalışan bizler bir yerlinin uçak görünce totemlerine koşması gibi bu gerçekle yüzleştiğimiz zaman çareyi 80’leri ve 70’leri tekrar tekrar geri üretmekte duruyoruz. Halbuki kesinlikle 40 yıl öncesi bizi tarif edemiyor. Tarih durdu.

Tarihin burada durmasının sebebi elbette ki insanların artık yeter sıkıldık demesi falan değil, nasıl ki tarih boyunca eleştirmenler yeni bir akımın çıkmasına ket vurduysa bayrağı da şimdi kayıt şirketleri ve kar arayışı almıştır.

Müzik, 80’lere kadar devletin ya da sivil toplumun gözetiminde yapılan, bazı öğeleriyle beraber parasal hale gelmiş olmakla beraber kesinlikle kapitalize olmamış bir alandı. Bir akım iddiasıyla ortaya çıkanların daha satış yapmadan devletten ya da derneklerden destek ‘almamaları manşetlikti’. Nasıl olsa bu bir ticaret alanı falan olamazdı!

80’lere kadar.

80’lerden sonra kültürün ve müziğin ısıtılan bir yemeğe dönmesinde parasallaşmanın katkısı büyüktür. 80’ler neoliberalizmi ile Devlet ekonomiden çekildiği ve sosyal devlet gerilediği gibi, sivil toplum ve sendikalar da bizzat devletin düzenlemeleri sayesinde onun yerini dolduramamış ve bu özellikle kar kaygısı olmayan sanatçıları vurmuştur. Artık onlar da ‘evlerine ekmek götürmek zorunda olan’ 9-5 çalışanları haline gelmektedir. Artık önemli olan tatmin veya haz almak değil, satış rekorları kırmaktır. Daha doğrusu sistem estetik anlayışınızı böyle güncellemeye zorunlu tutar sizi.

Her akımın bir ilk dalgası, başarısız denemeleri vardır. Siz yıllarca kendisini bambaşka tanımlamış olan bir insanı ne kadar iyi tanımlarsanız tanımlayın ilk önce garip bakışlar ve yuhalanmalar ile karşılaşırsınız. Yani yeni bir akımın var olması için eskisinin dinamitlenmesi, bir ‘struggle’ gereklidir ki bunun için de zaman lazımdır. Piyasa ise bunu tanımaz. Bir sonraki albümünüzü evsizlerle yapmak istemiyorsanız sevilen bir akımı yeniden ısıtmak kesinlikle yenisini çıkartmaktan daha hoştur.

Yani gelecek artık ölmüştür, onu öldüren de bizlerizdir.

Peki ya neden çok daha de-toplumsal hale gelmiştir? Bunun sadece ekonomik bir açıklaması olacağını zannetmiyorum. Tarih boyunca refah arttıkça entelektüel olarak tarif edilen alanlarla daha fazla uğraşılmıştır. Son 30 yıl insan refahının en hızlı arttığı dönemdir. O halde bugün neden tersi yaşanmaktadır?

TOPLUMUN ATOMİZE OLUŞU

Bunun da cevabı, ‘’sanatın su yollarını engellemeye çalışan’’lar üçgeninin son kenarı olan denetleyiciler ve suya sabuna dokundurmaya niyetli olmayanlardır.

Son 30 yıldır toplumun ‘atomize’ edilmesini izler hale geldik. Bunu en çok psikoloji alanında yaşıyoruz. X kişisi y sorunundan dolayı bunalıyor mu? Ya genlerinden ya da tamamen kişisel yapılardan kaynaklıdır. Herhangi bir toplumsal analiz yapılmaz. Bu bireyin toplumla olan ilişkisi mercek altına alınmaz ve onu nelerin bastırdığı incelenmez. Bu yüzden çözüm de bulunmaz. Modern psikoloji bireyin, toplumun sorunlarını çözümlemek için değil ancak toplum dişlisinin ‘bozuk çarklarını’ yeniden işler hale getirmeye kuruludur. Artık terapi yapılmaz, bireye kimyasallar verilerek kendini bastırması talep edilir.

Yapılan terapiler bile atomize bile de-toplumsaldır. Bireye uysal olması ve şikayet etmemesi tavsiye edilir. Ancak böyle bir tavuskuşu çözümü neyi düzeltir? Peki ya çözüm ne kadar umurlarındadır?

Kısaca modern zamanın yansıması olan psikolojide bireye sorunlarını dile getirmesi değil bastırması, toplumsal sorunları incelemesi değil uysal olması ve atomize olması tavsiye edilir. Bu da insanın kendi kimliğini ifade ediş şekli olan müziğe yansır.

Artık bunalımlar kişiseldir. Kızın intiharı istemesi onu hayatı boyunca satranç tahtasındaki piyon gibi kullanan insanlar değildir, veyahut kimse ona yanlış bir hayat anlayışı aşılamamıştır. O bunalmıştır çünkü erkek arkadaşı onu terk etmiştir. Bu kadar.

Artık insanların erdemsizlik diye adlandırdığı her şeyi şeytanı da sembolleştirerek kucaklayan Black Metal yoktur, kız-erkek ilişkilerinden öteye gidemeyen ucube bir metalimsilik vardır. Ses aynıdır, ancak anlam ölüdür.

 Eğer olur da kazara toplumsal yapılara dair bir şarkı ortaya çıkarsa da, mesaj öyle basit ve anlamsız haldedir ki, ya dalga geçilir ya da ifade edilen durum pembe dizi izleniyormuşcasına estetize edilir. Bu zaten ölmekte olan sanatın kimliği ifade ediş yönünün tabutuna çiviyi çakar.

Toparlayacak olursam Günümüzde ortada bir sanat yoktur, sadece onun hayaletleri etrafta anlamsız bakışlarla dolaşmaktadır. İnsanlık herhangi bir yeni ifade ediş şekli yaratamamıştır. Sanatın gelişmesinin birinci şartı olan ‘bırakınız yapsınlar’ ilkesi ile itina ile darmaduman edilmiş ve gelecek ölmüştür.

Punkçılar ve Post-Punkçılar ‘There is no future’ diye bağırırken her şey için çok geç bile olmuştu.

Herhangi bir eleştiri, öneri için yorumları kullanabilirsiniz. Popçu tayfayı bekliyorum :)

(1)Taylor Swift- Don't blame me  

(2)Sex Pistols- God save the queen